Uykunun nerede ne zaman teslim alacağı bilinmez,Sol elimi kalbimi üzerinde sağ elimi uzatıp, odanın köşesinde koltuğa henüz yerleşebilmiştim.Yine Dolunaya kilitlenmiştim, gözlerimi alamıyordum, o da beni görüyordu çocukluğumdan beri buna inanırdım, ben onu görüyorsam o da beni görüyordur. Gözlerimi ne kadar büyük açarsam ve kırpmadan bakarsam üzerindeki kraterleri net olarak görebilirdim ve Dolunay da bana gülümseyebilirdi , ne zaman bu kadar uzun baksam bir şarkı duymaya başlardım, bir kadın şarkı söylerdi hem hüzünlü hem sevinçli… Şarkının Dolunay’ın Şarkısı olduğunu anlayıp kendimi bıraktım. Sessizlikte beni yeni bir rüyanın içine teslim alıyordu Dolunay… Önce gözümün önünde Kum saati ters çevrildi. Bir çölün ortasında uyandım, yattığım yerden kalkmadan pek de kıpırdamadan parlak sarı kumları, elime alıp parmaklarımdan aşağı süzülmelerini izliyorum, o kadar yavaş salınıyor ki sanki saatler sürüyor süzülmeleri…Mavi Gece Kelebekleri geçiyor üzerimden…  Birden bire bir yalnızlık duygusu yokluyor içimi… Kıpırdanıyorum, başımı kaldırıp bakıyorum Dolunay yukarda parlıyor Güneşten daha Parlak… Yıldızlar az saçılmış bu manzaraya… Genzim yanıyor korkunun gelişini bedenden anlaşılır. Sol omuzumdan parmaklarıma kadar yanıyor bir sancı, sol elimi göğüs kemiklerimin ortasına sağ elimi mideme… Biraz önce yavaşlamış zaman o anda hızlanıyor… Gri bir toz bulutu, sapsarı kumları kaldırarak geliyor tam üzerime…. Bilirim ki bir defa kaçarsan korkudan hep kovalayan o olacaktır ilk seferde çok canın yanar sonra her darbede yara aldıkça eskisi kadar yakmaz aşk gibi ya da tam tersi unutmanın büyük yalan olduğu korktuğun herşeyde defalarca ayrı ayrı yaralayacağını sonsuza kadar da bunun süreceğini bil… Ya da Homo Sapiens in sonuna kadar bu bedende…Zihnim bu…  Bu rüyadan çıkmak için Antropolojik bir yoruma gidebilirim ya da şu son bir kaç hafta akciğerlerimden girip burnumdan çıkan ağzımda safra acı bir gazı da hatırlatıyor, direnmek dayanmak yüzleşmek aynı oluyor bazen… Kusmak istersin kusamazsın sövmek istersin söversen aynı sövdüklerin gibi olmamak için bildiğin yerden direnirsin dayanırsın demişler… Hayaletlerden korkmayan ben gri toz bulutunun bedenime yapacaklarımdan ürküyorum. Gri toz bulutu içine alıp yutuyor… Gri bulut içinden geçirip fırlatıyor beni, ağzımda yine safra… Ellerimle yüzümü yokluyorum yine  burnum kanıyor, kendi kanım asit kokuyor, kumları kokluyorum suyun kokusunu alıyorum.
Şarkısını duyuyorum Dolunay’ın… Bir kum tepesinin ardından geliyor, yürüsem…. Bu yürüsem yapsam etsem’ler fizik dünyada rüyadaki gibi olsa diye geçiriyorum içimden… Kum Tepesinin ardında çölün ortasında bir nehir akıyor turkuaz renkli ışıl ışıl gece kadar… Nehrin kıyısına geliyorum nehir benimle yürüyor, çölün kumları ayaklarımın altında benimle yürüyor, suyun içinden kıpırdanan bir şey hissediyorum, pulları Dolunay gibi parlayan büyük kocaman bir balık mı yüzüyor nehirde? Akan bu nehir ile aramızda kumlar var bu mesafe beni ayrı tutuyor bu garip his ondan, yaklaşıp sol elimi suya daldırıyorum suda kendimi görüyorum aynı yüz aynı beden…Sonra su dalgalanıyor. Geçiyor Muazzam Kocaman Boynuzlu Beyaz bir Su Yılanı… Dişi olduğunu anlıyorum, kulaklarımda aynı anda çınlayan Dolunay şarkısından… Bu nehir bir denize bağlanıyorsa çocukluğumda gördüğüm beni ısırmayan kocaman boynuzlu yılan balığı gibi o da özgürlüğüne kavuşacak insanlardan kurtulup eti yenmeden… Pulları turkuaz gümüş değişiyor, O akıyor yüzüyor ben yürüyorum kumlarla… Nehrin sonuna bakıyorum sonsuza kadar yürüyebiliriz, yürüyoruz yürüyoruz yürüyoruz… Rüyanın değişeceğini ayaklarımın altında toprağın sarsılmasından anlıyorum.Kumlar bir deniz gibi dalgalanıyor deprem oluyor, saklanacak yer yok sürekli bir güvenlik testinde bilinçaltı…
Kısa sürüyor bu rüyanın bir yerinde daha büyüğünün olacağını hissediyorum. Eğiliyorum kumlara dokunuyorum yeniden, tam o sırada fark ediyorum Devasal bir siyah at, üzerinde Peçeli biri var, üzerindeki kıyafet kum rengi siyah bir hançer var belinde, bir erkek olsa gerek, çok güzel gözleri kahverengi… Selamlıyor beni, başıyla… Hiç konuşmuyor sadece süzüyor hem bana hem ardımdaki manzaraya bakıyor, atın kocaman nefesleri sessiz çöldeki tek ses neredeyse… Peçeli Adam’ın gözlerine bakıyorum, hem yabancı hem değil, çok sevgili çok kıymetli bir duyguyu paylaşıyor gözleri… Bu kadar heybetli ve mesafeli durmasa boynuna sarılacağım, kıpırdamadan durmam gerek, sessiz ve sakin olmam gerek, bir şey söyleyecek biliyorum… Peçeli Adam fısıldıyor: “Bir şey demeyeceğim bir şey göstereceğim” ve o anda Siyah At koşmaya başlıyor, etrafımda döndüğünü yeleleri savrulurken, Sarı bir denizde Siyah bir Bayrak gibi koşmasından anlıyorum, beni bir çembere alıyor, “Dolunay çemberin dışında kalırsa kaybolurum diye bağırıyorum sonra kısılmış sesimi ekliyorum, “çölde herşey kum rengi…” Beni duyuyor çünkü çember genişliyor, açılıyor kumlar havalandıkça…Sonra yavaşlıyor Siyah At, Peçeli Adam uzaklaşıyorlar… Arkasından bağırmak istiyorum, o sırada sol avucumun içinde bir sıcaklık hissediyorum yanıyor avucum, açıyorum bir parça kor var avucumda, bırakamıyorum yanıyor, damarlarıma kadar ateş hissediyorum kapatıyorum avucumu tekrar açıp bakıyorum, kum var avucumda şimdi…
Kumlar avucumdan dökülürken,Dolunay şarkısını duyuyorum.Nehir yeniden yakınımda, nehrin turkuaz suyunun kıyısında Dolunay altında kızıl siyah yeşil bir kumaşın altında iki çıta ile tutturulmuş bir gölgelik altında bir kadın görüyorum, yürümüyorum uçuyorum yanına… Üçlü Hilal gümüşten bir taç uzun beyaz saçlarını süslüyor,üzerindeki elbisenin siyah beyaz yeşil renkleri dalgalanıyor, gülümsüyor, ne yaşlı ne genç hem yaşlı hem genç…Siyah gözleri, uzun parmakları ile kim olduğunu anlıyorum, ama neden bu rüyada olduğunu bilmiyorum henüz… Yanına hemen çöküyorum, ellerimi birleştiriyorum, uzun parmakları ile ellerime dokunuyor, elleri sıcak…Hiç konuşmuyoruz, çölün rüzgarı kıpırdıyor, nehrin sesi geliyor,parmakları önündeki yeşil örtüye kumları yayıyor.Toplanmış öbek kumları gösteriyor diyor “Bu hayattır uzun yaşayacaksın”Sonra ayrı ayrı serpilmiş kumlar var kum taneleri üzerinde parmakları…  Diyor “Bu bolluğun bereketin ihsanın hediyen çok” Sonra susuyor biran siyah gözlerini kumlardan bana çeviriyor,diyor “Her bir kum tanesi…” cümlesi devam ederken,bir gümüş kaseyi uzatıyor suyun turkuaz renginden anlıyorum nehirden geldiğini… Nehrin suyunu Dolunay’ın yansıdığı gümüş kaseden içiyorum,
Rüyanın içinde kumlar havalanıyor, sesi uzaklaşıyor “Her bir kum tanesi…” Herşey kum renginde sarsılırken Mavi Gece Kelebekleri çıkıyor yüzlerce, kelebeklerin küçük kanatları çölün rüzgarı oluyor, sesi uzaklaşıyor… “Her bir kum tanesi…” Mavi Gece Kelebekleri etrafımda…Kendimi kumlara bırakıyorum. Düşeceğimi sanıyordum, rüyadan uyandığımı dirseğimdeki acıdan anlıyorum, nefesimi yavaşlatıyorum, oda karanlık sessiz, kedileri almamıştım odaya… Saat kaç oldu? En son ne yapıyordum? Masanın üstündeki bardaktan bir yudum su alıyorum, pencerenin önünde bir kıpırtı var, bakmıyorum ne olduğuna…Sabaha az kalmış, yatağıma gidiyorum, kediler odanın dışında kalmalarına biraz kızgın…Sabah gün aydınlanmış, pencerede kıpırtılar, kediler pencere önünde merakla dolanıyor, dün gece bakmamıştım, perdeyi açıyorum, “Neymiş bakalım bu kadar  merak ettiğiniz? “Pencere camının önünde 3 tane kelebek var biri mavi siyah desenli biri beyaz biri siyah kahverengi…

Haziran Sonu 2013 Istanbul Zeynep.